Atatürk Mh. Alemdağ Cd. Mertler İş Merkezi No:14, Ümraniye/İst.

Mail : prof.mbilici@gmail.com
  Telefon : +90 545 394 9502

Benlik Nedir?

BENLİK NEDİR?
Mustafa Bilici
Psikoloji ve psikiyatri müktesebatı titiz bir şekilde incelendiğinde benlik konusunun genellikle görmezden gelindiği fark edilecektir. Özellikle iki ana psikoloji okulu olan psikanaliz ve davranışçılık benlik konusunda ilgisiz bir tutum takınmıştır. Her iki okul da benliği bilinç üzerinden önemsizleştirmiştir. Şöyle ki, davranışçılık bilincin ölçülemediğini ve dolayısı ile psikolojik bir kavram olamayacağını, psikanaliz ise bilinci zihinsel aygıtın bir epifenomeni olduğunu ve asıl önemli olanın bilinçdışı olduğunu söyleyerek benlik-bilinç ilişkisini koparmıştır. Psikiyatri ise benliğin ne olduğunu ve nasıl işlediğini sorgulama ve anlama çabasına girmeye bile gerek görmeden hastalıkları tanımlama ve tedavi konusuna dalmıştır. Benlik konusu ile en çok ilgili olması gereken bu iki disiplinin mevzuyu derinlemesine araştırmamasının pek çok sebebi olabilir. Bu sebepler bu yazının konusu dışında olduğu için geçiyoruz; ancak tabiat boşluk kaldırmadığı için psikoloji ve psikiyatrinin dolduramadığı boşluğu felsefe, fizik, ilahiyat ve nörobilim gibi disiplinlerin doldurmaya gayret ettiği görülmektedir.
Bu yazıda benlik kavramını bazı yönleri ile tartışmayı ve benlik ile psikoloji ve psikiyatri arasında kurulması muhtemel bağların neler olabileceğini göstermeyi amaçlıyoruz.

Ontolojik ve Fiziksel olarak benlik nedir?

Şu soruyla başlayalım: İnsan kendisinin ne zamandan beri kendisi olarak farkındadır? Bu soru dikkat edilirse farkındalığı ve zamansal boyutu temel almaktadır. Peki, insan ne zamandan beri vardır diye sorarsak cevap ne olabilir? Meselâ dünyaya gelmeden önce var mıydık? Ya da var olmaya annemizin karnına düştükten sonra mı başladık? Yoksa annemizden doğduktan sonra, konuşmaya başladıktan sonra, ya da akıl-bâliğ olduktan sonra mı var olmaya başlarız? Bu sorulara fizikçilerin, ilahiyatçıların, hukukçuların, felsefecilerin ve tıpçıların verecekleri cevaplar farklı olacaktır.

Mantıken tutarlı olmak için var olan bir şeyin “süreklilik” göstermesi gerektiği ilkesini göz önüne alırsak, insanın ana rahmine düşmeden önce ve öldükten sonra da var olmaya devam edip etmeyeceğini netleştirmek gerekir. Bu konuya netlik kazandırmak için “filmi geriye doğru sarmak” gerekebilir. Şu anki durumumuzdan önce genç, çocuk, bebek ve cenindik. O halde hayat filmimiz ceninle mi başlıyor? Cevap hayır gibi görünüyor. Zira “cenin nerden geldi” gibi bir soru çok mantıklı. Sorunun cevabı çok net: Annemizin yumurtası ile babamızın sperminin birleşmesinden. Yumurta ve sperm nerden geldi? Kendi anne ve babalarından. Onlar nerden geldi? Atalarından ve en başta ilk insandan. İlk insan nerden geldi? Çamurdan ya da tek hücrenin evrimleşmesinden. Çamur ya da tek hücre nereden geldi? Moleküllerden. Moleküller atomlardan, atomlar ise Büyük Patlamadan. Büyük patlama nerden geldi? İlk maddeden ya da yoğunlaşmış enerjiden. İlk madde/yoğunlaşmış enerji nereden geldi? O zaten hep vardı! Çok fazla soru akla gelse de filmi geri sararak geldiğimiz yerin ne olduğunu teorik de olsa anlamış olduk! Filmi bu kez ileri sararsak ne olacağına bakalım: Biz şu andan sonra ne olacağız? Yaşlanacağız. Yaşlandıktan sonra ne olacağız? Öleceğiz. Ölünce ne olacağız? Bir cesede dönüşeceğiz. Ceset ne olacak? Çürüyüp toprağa karışacak. Sonra moleküllere ve atomlara dönüşecek. Dünya var oldukça atomlarımız var kalmaya devam edecek ve hiçbir güç bu atomları yok edemeyecek. Peki, atomlar ne olacak? Bir gün dünyanın son bulması sonucunda uzaya dağılıncaya dek yeni canlılar oluşturmak için bir devrana girecek. Uzaya dağılınca ne olacak? İlk büyük patlamadaki haline geri dönecek (büyük büzüşme!?). Görüldüğü gibi filmi ileri de sarsak geri de sarsak büyük patlama ya da büzüşme gibi bir “bilinmeze” gelip dayanıyoruz. Bu noktada bilinmezden öteye geçmek için ilahiyat, astrofizik ve kuantum fiziği gibi disiplinler çeşitli teorik görüşler ileri sürmektedir. Hâlihazırda bu görüşlerin hiçbiri kesin bir neticeye ulaşabilmiş değil.

Süreklilik ilkesini gözden kaçırmadan konuşursak sanki büyük patlamadan gelip büyük büzüşmeye dönerken çeşitli maddesel formlar kazandığımız bir yolculuk halinde olduğumuz söylenebilir. Buraya kadar mantık açısından bir sorun yok gibi duruyor. Oysa benlik bilincimiz ile ilgili sahip olduğumuz tüm formlarımızda varlığını sürdüren bir farkındalıktan söz etmenin zor görünüyor olması süreklilik ilkesini tehdit etmektedir. Meselâ bebekken ya da bunak çağımızda bir benlik bilincimizin olduğu söylenemez. Hatta sağlıklı ve erişkin dönemlerde derin uykuda iken bile benlik bilincimizde bir süreksizliğin ortaya çıktığı bilinmektedir. Derin uykuda iken sanki benliğimizden sıyrılıp sadece birer canlıya indirgeniyoruz. O halde benliğe bakarak süreklilik ilkesinin korunduğunu söyleyemeyiz. Yani bu uzun yolculuk sırasında benliğimiz kısa bir süre sahnede görülüp kayboluyor. Bu durumda şu can alıcı soru gündeme geliyor: Bahsettiğim tüm bu yolculuk boyunca büründüğümüz farklı formlarımızda sürekliliğini devam ettiren ve bir türlü yok olmayan “şey” nedir? Bence bu sorunun cevabı nükleer fizik ve quantum çalışmalarının derinleşmesi ile netleşecektir. Bu “şey” her ne ise sadece benliğimizi inşa etmekle kalmıyor tüm canlıları hatta tüm varlığı oluşturuyor olabilir.

Mantıkî açıdan tutarlı olmak için bir başka ilkeye daha ihtiyacımız var: “Özdeşlik”. Yani bu ontolojik yolculuk macerası içinde bir formdan diğerine dönüşürken benliğimizin de devam ettiğinden emin olmamız gerekir. Yani meselâ cenin formunda iken de yaşlı bir bedene sahip iken de aynı özden bahsediyor olmamız gerekir. Toparlarsak fizik olarak varlığımızı sürdürmemiz biyolojik olarak varlığımızı sürdürmemizle eş anlama gelmediği gibi, biyolojik olarak süreklilik göstermemiz, benlik bilincimizin süreklilik göstereceğini garanti etmiyor.
O halde benlik dediğimiz durum fizik ve biyolojik varlığımıza göre daha kısa süren bir dönemde varlığını sürdürüp sahneden çekilmektedir. Benliğin sahneye çıkması için fizik ve biyolojik varlığımız gerekli ama yeterli değildir; aynı durum benliğin varoluş sahnesinden çekilmesi hadisesi için de geçerlidir. Yani fizik ve biyolojik olarak bir varlığımız yoksa bir benliğimiz de olmuyor, ancak fizik ve biyolojik olarak var olmamız bir benliğimizin de ortaya çıkacağını garanti etmiyor.

Şimdi ikinci soruyu sorabiliriz: “Bir varlığın benliğinin olup olmadığını nasıl anlarız?” Bu, cevaplaması zor bir soru gibi görünüyor. Bir taş, gezegen, amip ya da zebra bir benliğe sahip midir ve sahip oldukları bir benlik varsa bunun farkında mıdırlar? Cevap: Kesin olarak bilmiyoruz ve mevcut şartlar sürdüğü müddetçe bilemeyeceğiz. Zira insan dışı varlıkların bizim havsalamızın alacağı şekilde bir ifadeye sahip olmadıkları kesin. Yani bizim bir amibe ya da zebraya “sen kimsin” diye sormamız ve cevap almamız mümkün değil. Böyle olunca bu varlıkların en azından bizimki gibi bir benliğe sahip olduklarını kabul edemiyoruz. Bu yaklaşımı benimsersek, bebeklerin ya da bunakların da bizim anlayacağımız türden bir benliğinin olmadığını söyleyebiliriz. O halde bir varlığın bir benliğinin olduğunun göstergesi o varlığın kendisinin farkında ve diğer varlıklardan ayrı olduğunun bilincinde olduğunu ifade etmesi (konuşma, yazma, işaret vs. gibi yollarla) gerekir. Dikkat edilirse bir benliğin olması için ifade yeteneği, diğer varlıkların mevcut olması ve kişinin o varlıklarla bir ilişkisinin olması zorunludur. İfade yeteneği sıklıkla düşünme ve dolayısı ile konuşma sayesinde gerçekleşir. Düşünemeyen ve dolayısı ile konuşamayan birinin ifade yeteneği olamayacağından bizim anlayacağımız türde bir benliğinin de olamayacağını söyleyebiliriz. Sağır dilsizlerin bizimki gibi bir ifade kabiliyeti olmadığı yani kendilerine has bir ifade yeteneği olduğu için tam anlamıyla konuşan insanlarınkine benzer bir benliğinin olduğunu söylemek zorlaşıyor.
İkinci soruyla bağlantılı üçüncü soru şu: Kâinattaki tüm varlıklar içinde sadece insanın mı bir benliği vardır? Bu sorunun cevabı benlik nedir sorusuna verilecek cevaba göre değişir. Eğer benliği “varoluşunun farkında olduğunu bilmek” şeklinde tanımlarsak cevaba yaklaşmış olabiliriz. Bu tanımda önemli bir sorunla karşılaşıyoruz: Bir varlığın varoluşunun farkında olup olmadığını nasıl bileceğiz? Yukarda da bahsettiğimiz gibi bir varlık bu farkındalığı ancak bizim anlayacağımız bir şekilde ifade ediyorsa bunu anlayabiliriz. Dikkat edilirse bu şart cümlesi “bizim anlayamadığımız” ifade şekillerinin de olabileceğini ihsas ediyor. Meselâ bir gezegenin belirli bir yörüngede şaşmadan ve durmadan dolanıyor olması benliğe dâir bir şey ifâde ediyor sayılamaz mı? Bir şempanzenin belirli hareketleri düzenli olarak yapması ya da belirli sesler çıkarması kendi türü için ve bizim için bir şey ifâde edemez mi? Dikkat edilirse bir varlığın bir şey ifâde ediyor olması başka bir şey, bizim bu ifadeyi anlamlandırmamız başka bir şeydir. Burada söz konusu olan biz isek, insanı eksen alan ifâde biçimlerini dikkate almak zorundayız. Ancak, bu zorunluluğun havsalamızın sınırlı olması nedeniyle bizi yanılgıya düşürme ihtimalini de beraberinde getireceğinin farkında olmalıyız. Konuyu ilerletebilmek için bu yanılgıyı göz ardı etmemiz gerekiyor. Sonuç olarak şöyle bir noktaya gelmiş oluruz: Bir varlığın bir benliğinin olduğunu bilmemizin yolu, onun bir benliğinin olduğunu bize anlayacağımız bir biçimde ifâde etmesinden geçer. Hâdiseyi bu şekilde toparlayınca, bir amibin, şempanzenin ya da gezegenin “bizim kavrayacağımız türde” bir benlik sahip olmadığını söyleyebiliriz. Belki bu varlıklar bizimle sınırlı bir şekilde iletişim kursa bile, bu varlıkların bize bir benlikleri olduğunu bildirmeleri mümkün olmayacak. Yaptığımız tanımlamaya sadık kaldığımızda, bir benliği olduğunun farkında olan tek varlığın insan olduğunu zira insanın bu farkındalığını bize ifade ettiğini net bir şekilde biliyoruz. Konu bu noktada ifade etme ya da konuşmaya/düşünmeye gelip dayanıyor. Toparlarsak konuşma ve benlik arasında sıkı bir bağ olduğunu, bu bağın zayıflaması ya da kopması durumunda benlik işlevlerinin de zayıflayıp ortadan kalkacağını ileri sürebiliriz. O halde insanın gerek kendisiyle gerekse diğer insanlarla konuşma biçimlerinden hareketle benlik işlevlerinin incelenebileceğini söyleyebiliriz. Hayal kurma, derin düşüncelere dalma, muhasebe yapma, dissosiye olma, rüya görme, şizofreni ve kişilik bozuklukları gibi pek çok normal ve hastalıklı durumda kendi kendimizle konuştuğumuz için bu durumların incelenmesi benlik işlevlerini anlama konusunda ciddi katkılar sağlayabilir.
Konuyla ilgili dördüncü soru şu olabilir “İnsanı fiziksel bir nesne olarak düşünürsek en dipte varacağımız nihâi nokta ne olabilir?” Bu sorunun cevabını insan bedenine zum yaparak anlamaya çalışalım. İnsan denen canlı, ilk önce birbiriyle ilişkili sistemler şeklinde düşünülebilir. Dolaşım sistemi, sinir sistemi, sindirim sistemi vs. Sistemler ise, meselâ merkezî sinir sitemi beyin, beyincik, beyin sapı, omurilik gibi organlardan oluşur. Organlar ise, meselâ beyin, nöron çekirdekleri, lifler ve bağ dokusu gibi çeşitli dokulardan meydana gelir. Dokular ise, meselâ nöron çekirdekleri, nöron ve glia gibi çeşitli hücrelerden müteşekkildir. Hücreler ise, meselâ nöronlar, proteinler, yağlar, asitler gibi çeşitli makromoleküllerden meydana gelmiştir. Makromoleküller, meselâ proteinler, aminoasit gibi moleküllerin uygun bir şekilde dizilmesinden oluşur. Moleküller, meselâ aminoasitler ise karbon, hidrojen, oksijen, azot gibi çeşitli atomların birleşmesinden oluşur. Atomlar ise, meselâ karbon, uygun sayıda proton, elektron, hadron vs. gibi atom altı parçacıklardan meydana gelmiştir.
Bu noktada daha fazla zum yapamadığımızı, zira bu parçacıkların kaç çeşit olduğu, birbiriyle ilişkisinin tam olarak nasıl olduğu kesin bir biçimde ortaya konmuş değildir. Ancak atom altı parçacıkların net olarak anlaşılmasında şimdiye kadar kesin olduğu kabul edilen Newton yasalarının yetersiz kaldığı gösterilmiştir. Atom altı düzeyde Newtoncu bir determinizmin söz konusu olmadığı artık netleşmiştir. Fizikçiler, gözlemciyi ve dolayısı ile onun bilincini hesaba katmadan atom düzeyinde gerçekleşen hadiselerin tanımlanamayacağını göstermiştir. Bu durum katı pozitivist ve determinist evren anlayışının da sonu anlamına gelmektedir. Zira pozitivist evren anlayışında etrafımızdaki her şey “bir şekilde” ve bizden bağımsız bir şekilde vardır. Biz sadece bizim dışımızda “zaten var olan” evrenin önceden belirlenmiş işleyiş kurallarını keşfedebiliriz. Oysa yeni fiziğin atom altı parçacıklarını incelemesinden elde ettiği sonuçların, bizden ve dolayısı ile bilincimizden bağımsız bir evrenin olamayacağını, insan bilincinin kurduğu ilişki üzerinden kendisini ve evreni anlayabileceğini ortaya koymuştur. Fizikçiler gözlemlenmemiş bir atom altı hadisenin gözlemlenmiş olandan farklı olduğunu söylerken, gerçekliğin bilinçli öznenin kurduğu ilişki ile şekillendiğini ifade etmektedir. Kesin kuralların kalktığı, yerine her bir öznenin kurduğu ilişki biçimine dayanan göreceli bir varlık ve evren tasavvurunun geldiği yeni bir durumdan bahsediyoruz. Tüm bu gelişmeler benliğin sürgün edildiği yerden yeniden ve daha güçlü bir şekilde dönüşü olarak yorumlanabilir. Fakat işlem tamamlanmış değil. Zira benliğin ne olduğu, ilişkinin ne anlama geldiği, ilişkinin evrenin nasıl olacağını ne şekilde belirlediği gibi yeni sorular ve tartışma alanları ortaya çıkmıştır.
Dikkat edilirse insan denen varlığı fiziksel olarak incelerken atom altı parçacıklara kadar ilerledik. Ancak daha ileri gitmek için teknolojik imkânlar yeterli olmadı, zira atom altı dünya ancak gözlemcinin bilinci sayesinde anlaşılabiliyor. Bu ne demek? Bizler fiziksel olarak atom ve atom altı denen trilyonlarca pazıldan oluşuyorsak, bu pazılların ne olduğunu anlamak için bir bilince/özneye ihtiyaç var demektir. O halde insanın kendini ve evreni anlaması için bilinçli bir benliğe ihtiyacı olduğu söylenebilir. Bu noktada ilginç bir paradoksla karşı karşıya geliyoruz: Bir taraftan maddenin kendisi bilincin oluşumuna katkı sağlarken, diğer taraftan maddenin var olabilmesi için bilince ihtiyaç duyuluyor.

Beynimiz benliğimizi belirler mi?
Şöyle bir teorik senaryo düşünelim: Ahmet ve Mehmet adında erişkin iki insanın kafataslarını açıp beyinlerini çıkaralım ve Ahmet’in beynini Mehmet’e, Mehmet’inkini de Ahmet’e nakledelim. Bu durumda operasyondan önceki ve sonraki kişiler aynı kişiler olmaya devam eder mi? Yoksa yeni kişiler mi ortaya çıkar? Bu senaryoyu çok daha karmaşık hale getirmek için Mehmet yerine Ayşe de koyabiliriz. Soruyu daha açık soralım: Beyin nerdeyse bilinçli benlik de orada mıdır?
Bu sorulara cevap aramadan önce beyin hakkında kısa bilgiler vermek gerekir. Özünde beyin de böbrek ya da kalp gibi vücuda ait bir organdır. Kendine özgü çalışma biçimleri olsa da beynin de diğer organlar gibi bir metabolizması vardır. Beyni diğer organlardan ayıran temel çalışma özelliği elektriksel sinyaller üretme kapasitesidir. Zira beyin nöron denen ve elektriksel potansiyeller üretebilen milyarlarca hücre ile onları destekleyen hücrelerden oluşur. Ayrıca beyin hem kendi kendini uyarabilen, hem de vücut tarafından uyarılabilen bir yapıya sahiptir. Beynin vücutla bağlantısını kuran karşılıklı mekanizmalar bulunmaktadır. Beyin derken anatomik olarak kafatası içindeki iki yarı küreden oluşan organ kastedilir. Ancak sinir sistemi dendiğinde beyni de içine alan, beyin sapı, beyincik, omurilik ve periferik sinirler gibi yapıların tamamı anlaşılır. Beyin daha ziyade zihinsel işlevleri belirler. Beyin sapı daha ziyade canlı kalmayı sürdürme ile ilgilidir. Beyincik bir miktar zihinsel işlevlerle ilgili olsa da temelde hareketlerin koordinasyonu ve denge gibi işlevlerde rol alır. Omurilik ise beyin ile vücut arasında bir irtibat kurulmasını sağlar. Omurilik ile birlikte duyu organlarını beyne bağlayan sinirler beynin dış dünya ile iletişim kurmasını sağlar. Böylece görme, dokunma, tat, koku ve işitme gibi çeşitli duyuların oluşması ve algılanması gerçekleşmiş olur. Beyin yarıkürelerinden birinin ya da ikisinin alınması yahut beyinciğin çıkarılması, farkındalığı bozsa da hayatta olmayı ortadan kaldırmaz. Ancak beyin sapının çıkarılması hem hayatın hem de farkındalığın sona ermesini getirir.
Beyin ve sinir sistemi hakkında kısa bir bilgi verdikten sonra benlik konusuna gelelim: Benlik, ben kelimesinin –lik eki alarak türetilmiş halidir. Self kelimesinin Türkçe karşılığı olarak kullanılmaktadır. Benlik’in tanımını ve işlevini yapmak beyin kadar kolay görünmüyor. Zira benlik derken sınırları olan bir organ ya da onun işlevlerinden bahsetmiyoruz. Benlik bir bütün olarak insanın kendisiyle ve dış dünya ile ilgili her tür bilgi, düşünce ve farkındalığını içerir. Hâl böyle olunca kesin bir benlik tanımından ziyâde, benliğin işlevleri ve görüngülerinden (fenomen) bahsetmek daha mantıklı olacaktır. Dolayısıyla benliğin görüngüleri ile ilgili tüm tanımlar ister istemez “bilinç” kavramı ile çakışacaktır. Benliğin en temel görüngülerinin ne olduğu konusunda tartışmalar sürmektedir. Ancak bu tartışmalar benliğin bir yerde olduğu, bir anda bulunduğu, bir algılama ve idrak hâlinde olduğu ve bir ilişki içinde olduğu konusunda yoğunlaşmaya başlamıştır.
Beyin benlik ilişkisi teorik ve pratik olmak üzere çeşitli şekillerde tartışılmaktadır. Meselâ beyinin iki yarı küresi arasındaki bağlantı kesildiğinde (ayrık beyin), beynin yarıkürelerinden biri ya da ikisi alındığında, beyin ile vücut ilişkisi çeşitli seviyelerde kesildiğinde (deserebre, dekortike ve kuadriplejik durumlar gibi) benlik işlevlerine ne olduğu incelenmiştir. Benzer şekilde bitkisel hayat ya da koma sırasında, uyku ve rüya esnasında, dissosiasyon, psikoz ve uyuşturucu madde tesiri altında olma gibi çeşitli normal ve patolojik durumlarda benlik işlevleri incelenerek bir takım bulgulara ulaşılmaya çalışılmaktadır. Klonlama çalışmaları, tek yumurta ikizlerinin incelenmesi ve tek vücutlu ancak iki başlı insanlarla ilgili gözlemler de benliğin ne olduğu konusunun anlaşılmasına yardımcı olmuştur. Bu çalışmaların hepsi benlikle ilgili “dolaylı” sonuçlara ulaşmakla maluldür, zira benliğin direkt olarak gösterilmesi, benliğin “yapısı” gereği mümkün değildir. Tüm bu çalışmaların geldiği nokta, beyin yapı ve işlevlerinin azalmasına paralel olarak bilişsel ve benlik işlevlerinin azalmasıdır.
Şimdi yukardaki teorik senaryoya dönersek cevap şöyle olabilir: Bir insan beyni çıkarıldığında bir benliğe sahip olmaktan çıkar. Zira benlik dediğimiz şey, beynin içinde bulunduğu beden üzerinden dış dünya ile ilişkisinden ve bu ilişkinin farkında olmasından oluşmuştur. Ahmet’in beyni çıkarıldığı anda Ahmet bedensel olarak varlığını ve canlılığını sürdürecektir, zira beyin sapı işlevini sürdürmektedir. Yeni bir beyin nakledilinceye kadar yaşayan bir beden olarak Ahmet’ten bahsetsek bile benlik sahibi bir Ahmet artık varlığını sürdürmeyecektir. Ahmet’e Mehmet’in beynini naklettiğimiz duruma gelirsek: Ahmet zaten Mehmet’in beyni gelene kadar canlı bir varlık (hayvan) anlamında varlığını sürdürüyordu. Mehmet’in beyni gelince “yeni bir durum” ortaya çıkar ve Ahmet, Mehmet’in beyni ile yeniden bir benlik inşa etme fırsatı bulur. Zira gerek kendi bedeni, gerekse dış dünya ile yeniden ilişki kurma fırsatı yakalamıştır. Bu durumda kurulan yeni benlik Ahmet’in bedeninde inşa edilen yeni bir benlik olacaktır. Bu yeni benliğin kendini eski Ahmet gibi mi, yoksa tamamen farklı bir insan gibi mi hissedeceği ne yaşayacağına ve nasıl bir ilişki kuracağına bağlıdır. Aynı durum Mehmet ve Ayşe için de geçerlidir.
Bahsettiğimiz bu senaryo tamamen farazidir ve hayal mahsulüdür. Böyle bir durumun gerçekleşmesi tıbben imkânsız gibidir. Zira bir insanın beynini alıp başka bir insanın kafatasına yerleştirmek beynin yapısı gereği mümkün görünmüyor. Çünkü yukarda beyinle ilgili bilgi verirken beynin milyarlarca nörondan oluştuğunu ve sinir sisteminin bir parçası olduğunu belirtmiştim. Milyarlarca nöronu tek tek yeni kafatasındaki beyin sapı, beyincik ve periferik sinirlere bağlamak mümkün görünmemektedir. Böyle bir teknoloji gelişse bile beynin nakledildiği kafatasında ve bedende kabul edilip edilmeyeceği ya da hayatiyetini sürdürüp sürdüremeyeceği imkânsız gibidir.
Klonlama durumunda benliğin ne olacağı konusuna gelirsek: Bu konu, beyin naklinin aksine, tıbben gerçekleşmesi nispeten mümkün olan bir senaryodur. Zira bir insanın (Gerçek Ahmet, gAhmet) genetik materyali, çekirdeği alınmış boş bir yumurta hücresine nakledilirse ve bu yumurta hücresi bir kadının rahminde büyütülürse bir süre sonra tıpkı Ahmet’in yeniden doğması gibi bir bebek (Kopya Ahmet, kAhmet) dünyaya getirilebilir. Bu bebek büyüdüğünde tıpkı gAhmet gibi bir görünüme ve vücuda sahip olabilir. Bu durumda şu soru sorulabilir: kAhmet, gAhmet gibi bir benliğe sahip olur mu? Cevap: Hayır. Çünkü kAhmet sadece genetik olarak gAhmet’in kopyasıdır. kAhmet’in gAhmet gibi bir hayatı aynen yaşaması mümkün olmadığı için (en azından doğum tarihleri, anne ve babaları, yedikleri-içtikleri ve deneyimleri farklı olacağı için) aynı benliğe sahip olması mümkün değildir. Benzer bir durum tek yumurta ikizleri için de geçerlidir. Tek yumurta ikizleri sanki klonlanmış gibi aynı genetik yapıya sahiptir. Üstelik benzer bir hayatı yaşmak ihtimalleri de yüksektir. Buna rağmen iki farklı benlik gelişimi söz konusu olmaktadır. Zira ikizler aynı genetik yapıya sahip olsalar bile aynı hayatı yaşayamaz. Çünkü aynı saatte uyanmak, aynı kişi ile aynı şeyleri yaşamak vs gibi hayatın ince ayrıntılarının tıpa tıp aynı şekilde yaşanması mümkün değildir. Tıpa tıp aynı hayatı yaşadıklarını varsaysak bile bu sefer hayatı farklı algıladıkları gerçeği ortaya çıkacağı için benliklerinin de farklı olması sonucu ile karşı karşıya kalacağız. Netice itibarı ile insanın biyolojik bir kopyasının olabileceği, ama benliğinin bir kopyasının mümkün olamayacağı söylenebilir.
Aynı bedende iki kafanın ve dolayısı ile iki beynin olduğu durumlarda benlik nasıl olur? Nadir de olsa gerçek hayatta böyle insanlara rastlanmaktadır. Bu insanların kafası ve beyni dışında vücutları ortaktır. Ancak bu ortaklıkta yine de kalplerin ve akciğerlerin ayrı olduğunu söylemek gerekir. Tek yumurta ikizlerinin aksine, bu kişilerin tıpatıp aynı hayatı yaşama ihtimali daha yüksektir. Zira uyumak, uyanmak, duş almak, tuvalete gitmek gibi birçok hayat hadisesi mecburen ortak olarak yaşanır. Ancak bu kez iki kafa aynı bedeni paylaşsa bile her bir kafanın farklı bir beyninin olması sorunu ile karşı karşıya geliyoruz. Hâl böyle olunca benzer hayatlar olsa bile farklı benliklerden bahsetmek gerekmektedir.
Tüm bu örnekler, benlik gelişimi için canlı bir bedende bir beynin olmasını ve bu beynin dış dünya ile farkında olacağı bir ilişki kurmasının gerekli olduğunu gösteriyor. Benliğin oluşumu ve gelişimi için gerekli olan bileşenlerden bir tanesi bile ortadan kalktığında ortada gelişmiş ve kemâle ulaşmış bir benliğin kalmayacağı anlaşılmış oluyor.
Sonuç olarak önümüzdeki dönemde yeni bir psikoloji ve psikiyatri bilgisinin kurulmasının benlik üzerinden gerçekleşeceğini söyleyebiliriz. Benlik işlevleri anlaşıldıkça insanla ilgili yeni anlayışların ve terapi biçimlerinin ortaya çıkacağını öngörebiliriz. Bu dergide detaylarının verilmesi amaçlanan bilinçli benliği ve işlevlerini temel alan Fenomenolojik Rüya Benliği Modeli’nin bu alanda gelişmeye başlayan ilk model olma yolunda hızla ilerlediğini söyleyebiliriz.

Kaynaklar
L. Rudder Baker, Persons and their Bodies. Cambridge University Press, 2000.
David Wiggins, Sameness and Substance Renewed. Cambridge University Press, 2001.
Itır Erhart, Ben Neyim? Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, 2007
Hayrettin Kara, Öznesiz Bilinçdışı ve Kuantum Özne. Başka Dergisi, 6. Sayı, 2011.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir